12 Şubat 2017 tarihi, tüm günümüzü Karaburun’da geçirdiğimiz güzel bir pazara denk gelmişti. Karaburun’da nergisler açmış, görüntüler nefisti. Hemen fotoğraflar çekildi, görüntüler sosyal medyada paylaşıldı. İki hafta sonra pazar günü yine Karaburun’da idik. Bu kez de sümbüller müthişti, yine fotoğraflar çekilip paylaşımlar yapıldı. Sonraki pazar, Karaburun’a gitmedik ama bahçedeki bahar dalının coşmuş olduğunu fark ettim. Böyle böyle bir de baktım her pazar bir çiçek arayıp fotoğraflar olmuşum.

Önceleri dolaştığım yerlerde dikkatimi çeken çiçekler, bildiğim çiçeklerdi. Aynı yerleri sonraki hafta ve mevsimlerde gezdikçe başka çiçekleri de fark etmeye başladım. Sosyal medyada paylaşabilmek için isimlerini merak edip buldum. Bu sırada anavatanları, özellikle tıp alanındaki kullanımları gibi ilginç bilgilere ulaştım. Herhalde, bahçedeki turuncu papatyanın fotoğrafını çekip bilgisayar başına geçtiğimde isminin, kremini kullandığım çok faydalı aynısefa bitkisi olduğunu öğrenmem bir dönüm noktası oldu.

Aynı şaşkınlığı işe giderken önünden geçtiğim muhteşem sarı yapraklı ağacın, bitkisel ilaçları satılan mucizevi ginkgo biloba/mabet ağacı olduğunu öğrendiğimde de yaşadım. Her gün gördüğümüz ya da yanından geçtiğimiz çiçekler, bitkiler, ağaçlar hep isimlerini duyduğumuz ya da kullandığımız şifa kaynakları idi. İnsanların yaratmış olduğu kaotik hayatın yanı başında yıllık döngülerini mütevazi ve sessiz bir şekilde tamamladıkları için onları keşfetmemiz, daha doğrusu topraktan kopmuş nesiller olarak yeniden öğrenmemiz gerekliydi.

Görmeye aşina olduğumuz en basit bitkinin bile adını bilmiyorduk. Rahatlıkla çoğul konuşuyorum, çünkü internet sitelerinde bile çoğunun yerel ya da Türkçe adı yok, bilimsel ya da yabancı isimlerinden uydurulan isimlerle anılıyorlar. Türkçe kaynaklar da elbette var ama Flowers in Turkey (Türkiye’nin Çiçekleri) kitabını bir Japon’un yazmış olması ve kitabının önsözünde bu tuhaflığa dikkat çekmesi çok çarpıcı ve utandırıcı.

İki yıldır her gittiğim yerde, bir çiçek avcısı gibi, benim için yeni olan bu dünyayı gözlemledim, isimlerini öğrendim ve birkaç istisna dışında her pazar bir ya da birkaçını bazı şaşırtıcı ve çarpıcı özellikleri ile paylaşmaya çalıştım. Bahçelerindeki, pencere önü saksılarındaki çiçekleri çekerken karşılaştığım kişiler sayesinde, çiçek yetiştirme sevgisinin kadın erkek gözetmeden herkeste ve her yaşta olabildiğini fark ettim.

Oturduğumuz çay bahçesinde nefis kokan çiçek, maço görünümlü bahçe sahibinin üzerine titrediği arap fulü idi; telaş içinde müşterilere poğaça, simit satan bir unlu mamullerin önündeki saksıda, ziraatçı bir akrabanın hediye ettiği kamelyanın açması heyecanla bekleniyordu...

Anneannelerimizin bahçesinde olup, onlarla özdeşleştirdiğimiz çoğu çiçeğin anavatanının Madagaskar, Peru ya da Güney Afrika olabildiğini hayretle okudum. Bazılarının isimlerini yaş itibariyle sonradan unutsam da öğrendikçe daha da meraklandım ve bir konu hakkında az bilgiye sahip her insan gibi çok anlatır, ilgisiz kişilerle bile paylaşır oldum.

Çiçekleri çeşitli telefon uygulamalarından, aynı zamanda yabancı sitelerden, özellikle üniversiteler gibi güvenilir kaynak niteliğinde olanlardan araştırıp, ilginç bilgileri birkaç yerden teyit etmeye çalışıyorum. Eğitimimle hiç ilgisi olmayan bu alanda hiçbir iddiam yok, tamamen amatör bir doğa hayranı olarak gözlem yapıyorum. Bu yüzden hatalarımın olabileceğini şimdiden kabul ediyorum.

Uzun bir giriş yaptığım için tek bir çiçekle yetineyim bu hafta:

Geçen hafta sonu Beykoz’dan kuzeye giderken, yol boyunda bu ağaçlardan bolca vardı. Öyleyse yeşil iken tanıma ihtimalimiz olan bir ağaçtı bu cins herhalde, ama hiç de tanıdık gelmedi bu salkım salkım müthiş görüntü.
Fotoğrafta görülen sarı püsküller bitkinin erkek çiçekleri. Bu çiçekler kışın, yani böcek ve arı hareketinin az olduğu bir dönemde açtığı için bitkimiz, rüzgarı kullanan başka bir tozlaşma yöntemi geliştirmiş. Bu sebeple; püskül ya da püs diye adlandırılan erkek çiçek taç yaprağı olmayan, milyonlarca polen yüklü uzun bir yapıda iken; karanfil olarak adlandırılan, yine taç yapraksız dişi çiçek de minicik ve uçuşan polenleri tutacak kırmızı uzantılara sahip bir halde oluşmuş.

Ben ağacın bu ilginç hikayesini tahmin edemediğim için ne elimle püsküle vurup sarı tozların havalanmasını gördüm, ne de aynı anda ağacın üzerinde olması gereken dişi çiçeği aradım. Fotoğrafta onun da azıcık görünmüş olması büyük şans.
İstanbul’un Karadeniz sahiline doğru yaklaşınca rastladığımız bu ağaç, Karadenizli bir yemişimize ait. Dünyadaki en büyük yetiştiricisi olduğumuz corylus, yani fındık...

İyi pazarlar...

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.